8 Mayıs 2014 Perşembe

İbni Haldun ve Coğrafyanın İnsanlar Üzerindeki Etkisi

İbn-i Haldun yaşadıkları coğrafyanın doğal koşulları insanların yapıları üzerinde de önemli ölçüde etki yaptığını "Mukaddime" adlı yazılarında ileri sürmüştür. Resim Türkiye üzerinde kurulu illerin yüksekliğine konumlarını gösteriyor. Böylece hangi ilin veya bölgenin insanı hangi yükseklikten geliyorlar? Birbirlerini nasıl anlayabilirler? Neler birbirlerine ters geliyor? anlayabiliriz belki. A.Devrim Karaca-Kaxumabuk2014
İbn-i Haldun ve Coğrafyanın İnsanlar Üzerindeki Etkisi
Türkiye insanları


Bu mevzuyu unutmadan şu meseleye bir bakalım:

İnsan bedenini etkileyen dış etkenler vardır. Bu hep böyle olmuş. Sıcak, soğuk, nem, kurak, yaz sıcağı ve rüzgar doğanın üzerinde değiştirici etkiler yapar ve insanın da. Güneşi ne kadar görüp görmediği de bu etkilere karakter katar. Geleneksel Çin Tıbbı (GÇT) böyle anlatıyor. Yanı sıra, iç etkenler de var tabi ki. Bu tıp insanlık tarihi kadar eski.

Bu dış etkenlerin hangisi hangi coğrafi bölgelerimizde daha etkili oluyor diye meteorolojinin kırk yıllık ortalama verileri üzerinden bir tarama yaptım. Hangi bölge insanın hangi duygusal davranışlara yatkın olabileceğini bu bilgilere bakarak, salladım. Bu yalnızca yüzeysel bir yaklaşım. Siz, GÇT'nin tüm düzeneği nasıl ele alıp nasıl çıkarımlar yapabildiğine ve hele de nasıl etkili çözüm getirdiğine bir bakın! Başlatma yine “Koca Karı”, “Koca Karı” diye. Sen hangi ilaç firmasına çalışıyorsun birader?

Meteorolojinin haritasına şöyle bir bakınca “Sıcaklık ve Kuraklık” ; İzmir'den aşağı, Ege bölgesinden başlayıp, Muğla'dan geçip Adana'ya kadar sahil boyunca tüm Akdeniz kıyı bölgesini, oradan da Mardin, Cizre'ye kadar Güneydoğu Anadolu'yu da içine alarak tüm güney Türkiye'yi kasıp kavuruyor anlaşılan.

Sıcak bir yere kadar neşe verir, eğlenceye sürükler, sarmaş dolaş olasın gelir, oynayasın, zıplayasın, yiyip içesin gelir. Yürektir. Ne var ki “Yüreğinizi at gibi yarıştırmayın enerjiniz tükenir, kuş gibi uçurmayın kanatlarınızı koparırsınız.” derler. Suyu kaçırmayın yani. Eğlenceyi terk etmek zordur. Bu yüzden tekrar organize olamazsınız. İşte o zaman ne olur: Kuraklaştıkça havalar o romantik yürek birden cellada döner, kasıp kavurur, delirtir. Tüm duygularımız alt üst olur, çöker. Ne beden ne de duygularınız dış etkilere yanıt verebilir. Soluk alıp vermek zorlaşır, astım başlar. Hıa, bu bölge insanlarının bu duygular civarında gezinmesine tanıksanız, şaşmayın. Havalardandır. Sıcak, serini arar. Sıcak, ateştir. Sıcak, gündelik hayatta eğlenceye düşkün, kolay ilişki kuran, ilişkisi kalıcı olmayan, samimiyetsiz ve fakat neşeli biri gibidir. Akdeniz akşamlarının özü bu.

Haritada “Soğuk”; İç Anadolu ve Doğu Anadolu'da büyük bir alanda insanları büzüyor. Erzurum, Kars ve Hakkari illerinde tavana ulaşıyor ve eksik kalır mı Marmara da Uludağ ile katılıyor. Ne de olsa Türkiye'nin çatısı sayılır buralar.

Soğuk ne yapar peki? Soğuk, kaygı ve korku, derin derin düşünmeyi, içe kapanmayı, ana karnına dönmeyi, korunma ihtiyacını, insancıllığı yitirmeyi tetikler. Everest'in zirvesine tırmananlarda zirveye yaklaştıkça, soğuktan elleri kolları tutmaz hale gelirken yani belli ki ölecekken yanındaki arkadaşının onu satmaya meyilli olması hali bir çok kez yaşanmış. Soğuk hassasiyeti zirveye çıkarır, beden de zihin de gücünü yitirir, hafıza çöker daha neler... Soğuk bölge insanının bel ve diz ağrıları, kulak çınlaması, ani terleme, soluk alıp verme düzensizliği gibi rahatsızlıkları bitmez. Yüksek yaylaların soğuğuna maruz kalmak seni güçlendiriyorsa nazik ve duyarlı bir insan yapar, çökertiyorsa kaba saba ve insan sütü emmemiş birine çevirir. Soğuk, sudur. Doğum öncesi enerjisini böbrek taşır derler. Böbrek, akciğer, dalak aman ha dikkat rahatsızlıklar buradan gelecektir. Soğuk, sıcağı arar. Kaplıca yolları sizi bekler. Yüksek ve soğuk gündelik yaşamda güvenilir, dayanışmacı, samimi, cana yakın yine de içe dönük biri gibidir.

Nem” haritasına bakınca Marmara bölgesi almış başını gidiyor, arkasından da tüm Karadeniz bölgesini kıyı boyunca bir halat gibi çekiyor. Ta ki, Artvin'e kadar neredeyse her yer nem, her yer isyan. Yine de Marmara bölgesi nem hariç iklim değerleri açısından bakınca, diğer bölgelerde ne varsa bende de var, tadımlık, diyor. Meğer, burası Akdeniz İklimi'yle, Karadeniz İklimi'nin kafa kafaya tokuşturduğu yermiş. O yüzden de “geçiş bölgesi” deniyormuş, Marmara'ya.

Nem insanı midesinden yakalar, dalağından kıvırır bir kenara atar. Orada kara kara düşüncelere gömer, ne istek ne de arzu bırakır insanda. Sindirim sistemini etkileyen nem, beyin ve yüreğe enerji akışını zorlaştırır. Beyin ve yürek darbe yerse ötesini söylemeye ne gerek. Düşünme ve anımsama yeteneği yerlerde sürünmeye başlar. Ya uykusuzluk çeker ya da sürekli uykuludur. Bir kabızdır, bir ishal. Duru düşünemediği gibi idrakı da geçtir, huzursuz ve depresiftir. Karadenizde gemi batırtır, insana. Dalak ve mide doğum sonrası enerjimizin merkezidir. Her ne kadar sıkıcı ve boğucu olsa da nem küflenme ve yeniden doğmanın doğasıdır da. Böyle yerler yeşildir.

Rüzgar haritasında Çanakkale ve Hatay/Samandağı civarı insanlar saçlarını savurup geziyormuş, esen yele karşı tir tir titreyerek. Memleketin geri kalanında ise, “eh işte!” herkes payına düşeni almış, birbirine imrenen yok. Eğer rüzgar sıcakta gelmişse kavuruyor, soğukta gelmişse kemikleri sızlatıyor. Nemli havada gelse “ohh” dedirtir, zaten. Yağmurlu havada gelmişse rüzgar -bayılırım böyle havalara, niyeyse herkes de gıcık kapar- hem ıslanırsın yetmezmiş gibi bir de donarsın. Rüzgar ya sakinleştirir üretken eder ya da öfkelendirir yıkıma taşır. Rüzgar ağır ağır değiştirir.

Türkiye'yi İzmir-Van hattı boyunca haritada ikiye bölersek; yukarıda kuzeye gittikçe havalar genelde daha bulutlu ve kapalı; aşağıda güneye gittikçe daha az bulutlu ve açık. Yani hep olduğu gibi kuzey karanlıkta kalıyor, güney aydınlıkta. Karanlık “Yin”, aydınlık “Yang” dır. Yin üretkenlik kutbudur, yang tüketme kutbu.

Bu arada “yin ile yang” için, “iyilik ve kötülüğün sembolüymüş” demekten, vazgeçin. Cahilce oluyor. Bu cennet ve cehennem kavramı olmayan bir ateiste “sen cehenneme gideceksin” demek, gibi. 

Aşkın Devrim Karaca 
Kaxumabuk
mayıs başı 2014
sürecek... 

Faydalanılan kaynaklar: 1) Meteroloji verileri için http://www.mgm.gov.tr/veridegerlendirme/il-ve-ilceler-istatistik.aspx?k=C 
  2) Çevresel etkilerin insan bedeni üzerindeki sağlık etkileri "Geleneksel Çin Tıbbı Makaleleri" kaxumabuk kitaplığı. 
3) İbni Haldun "Mukaddime I" çev.:Turan Dursun  

20 Nisan 2014 Pazar

PiirimAna boş boş seyret alemi

PiirimAna
boş boş seyret alemi bakma öle!
kaxumabuk öyküleri
-Piirimana, dedi, nasıl kurtulacağım bu dertten. zihnim hiç durmuyor. kafam karınca yuvası gibi. giren çıkan belli değil. hele de sevgilimin başkasına bana baktığı gibi bakıyor düşüncesi aklıma geldikçe duvarlara toslayasım, kafayı kırasım geliyor.
-bre deyyusun dölü, bre yol şaşkını, sen kim oluyon da sevdicenin başkasına bakışına boh atıyon. kulağınla duymaya, gozünle görmeye devam ettiğinde yola çıkabilir misin zannettin.
(yutkundu fırçayı yiyince öfke ve saygının arasında boğularak) 
-Piirimana ne görmesi ne duyması benim yüreğim acıyor düşündükçe, diyorum. sense maşallah ağzıma sıçtın attın. sen değil misin yoluna düşeceğim?
-ey talip oğlan sen ne aptalsın! yolu görmezsen gözün nedir ki yanında; yolu duymaysan nedir ki kulağın! vah vahlar olsun sana! zihninin dedikodularıyla beni tırtıklama. bre eşşeğin oğlu. nasıl göreceğn yürağn ateşini, nasıl duyacan gönlün sesini? kız senin yüreğini okşuyor da sen onun ellere meyletmesine mi bozuluyoğn, kız senin gönlünü coşturur da onu kendi malın mı görün? Kendine bakmayı, kendini duymayı bilmeden sen nasıl içine alacağn o kızı! kapıların eşiğinde dur, boşlukta dikil, boş boş seyret aha bu alemi görmeden, dinle bir hele sesleri duymadan. o vakit gelecektir...
 


kaxumabuk öyküleri

Aşkın Devrim Karaca
21 mart 2014

6 Mart 2013 Çarşamba

I Ching ( Yi Jing) Yazılarımız Başladı

Yi Jing Değişimler Klasiği üzerine yazılarımızı aşağıdaki Yi Jing'e özel yeni blog sitemizden takip edebilirsiniz.

Hexegram Çubukları, Değişimler Klasiği (Yi Jing) Blog Sitesi: 
http://ichingle.blogspot.com/


Aşkın Karaca
Kaxumabuk

28 Ocak 2013 Pazartesi

Seyyahın Ayakları- RENKLER VE SESLERİN KAYBOLUŞU

BÜYÜLÜ BÜYÜK KIZLA ORTANCA OĞULUN BULUŞTUĞU GÜN

(kulaklarımın duydukları ve gözlerimin gördükleri var hangisini  dinlemek istersin - Bin Bir Gece, Şehrazat)

Televizyonda bütün kanallar önemli bir gazetecinin öldüğü haberini veriyorlardı. Ard arda ünlü sanatçı ve profesörlerin ölümleri herkesi derin bir kedere boğmuştu. Önceki gün hava durumunda sunucu güney egedeki hava oluşumlarının olağan dışı olmaya başladığını, metrekareye insan boyunu bulacak yağış düşeceğini, oluşacak çok ciddi sellere herkesin dikkat etmesi gerektiği uyarılarında bulunmuştu. Ortaca ve Dalyan Deltası kapkara buluta bürünmüş, yükseklerde oturanlar denizin üzerinde uçsuz bucaksız korkunç bir şekilde yığılan kapkaranlık bulutları görüyorlar, duruma akıl sır erdiremiyorlardı. Korkunç devasa bir bulut. Sanki akdeniz buhar olmuş göğe çıkmıştı.
Karadenizde her yerden gelen sel haberleri, doğadaki bu umulmadık, görülmedik hava değişimleri insanları buhrana sürüklemişti. Karadeniz kıyıda yollar sıkıştırıyor yukarıda dağdan gelen seller. Tersanelerden çelik sesi gelmiyor yıllardır. Üstüne bir de bu bitmek bilmeyen seller yok mu.
Yönetenler, ülkedeki kangren olmuş etnik yaralara çözüm bulunacağı haberini duyurduğunda kimseden bir ses çıkmamıştı. Yurt dışı cinayetleri ile ortalıkta dehşet verici bir hava eseceği beklentileri ayyuka çıktı. Hava ve toplum allak bullak olmuştu. Darbe üstüne darbe, yasak üstüne yasak, üniversitelerinde tüyleri yolunmuş kaz üreten bir sistem, yaşadığı toplumun sorunlarına sahip çıkması beklenen çaresiz yeni nesil, okumayı hiç bir zaman sevmemiş ülkenin insanları, küresel siyasi tektonik hareketler ve doğurduğu mecburiyetler. Nasıl olacaktı bu çözüm. Fena yakalanmıştı ülke. Yönetenler bu meseleyi çözeceklerinden bahsediyordu her yerde.
Fethiye, Marmaris, Datça ve Bodrum kurşun gibi ağırlaşan bulutların etkisine girmiş hala yağmur başlamamıştı. Yakındaki büyük Yunan adalarını da içine alan koca bölgedeki herkes bu yağmurun çok büyük felaketlere yol açacağına inanmıştı artık. Yöresel radyolar yayınlarını durdurmuş ve bu kapkara bulutların garipliğinden bahsederken, köylerdeki yaşlı dedeler neneler böyle bir olaya hayatlarında hiç bir zaman şahit olmadıklarından dem vuruyorlardı. Çıksın fırtına, yağacaksa yağmur yağsın artık. Ama ne fırtına çıkmış ne de yağmur başlamıştı. Bu tuhaf hava oluşumu ulusal yayınlarda haber olarak verilmeye devam ediyordu. Bu yıl turist de gelmez artık.
Doğuda geçen hafta yağan kar insan boyunu aşan kalınlıklara ulaşmış ve bir türlü durmak bilmiyordu. Her yer bembeyaz kar altında kalmıştı. Zaten bir türlü akamayan hayat iyiceden felç olmuş, yakacak hiç bir şey de kalmamıştı. Bıkkınlık, yılmışlık ve içlerini yakan kor bir ateşten başka bir şeyi yoktu doğunun. Neydi bu, kader mi? İlk atalar Afrikadan yukarı çıktığından beri Ortadoğuyu mesken tutmuşlar. On binlerce yıl önce verimli topraklar ve suyun içinde mutlu hayatlar yaşanmış. Nice uygarlıklar, nice toplumlara sofra kurulmuş. Kimi zaman göçüp gitmişler bu diyarlardan kimi zaman geri dönmüşler. Bu toprakların üzerinden akıp giden nehirler gibi, doğudan batıya, batıdan doğuya kervan kervan insanlar renk taşımış, ses taşımış, bilgi taşımış. Alt olmuş, üst olmuş. Şimdi donan karın üzerine yeni kar yağmış. Doğuda kar durmak bilmedi. Barış gelecek miydi bu kez? Çığ olup gelirse ne olacak?
İstanbul'da 2023'e kadar kurulması planlanan bir milyon nüfuslu yeni bir şehrin projelerinden konuşuyorlardı uzmanlar. Halk bunu, bu şehirde bir imparatorluğun kurulacağına, bu merkezin tüm Ortadoğu ve Batı Asya'da hüküm süreceğine yoruyordu. Bu durum insanlar arasında türlü dedikoduların yayılmasına yol açmış, internette hızla yayılan bu söylentiler, televizyonların dikkatini çekmiş ve tuhaf hava koşulları üzerine yapılan öngörüler, yerini hızla imparatorluk dedikodularına bırakmıştı. Jeostratejistler böyle bir imparatorluğun hayal ürünü olmaktan başka bir şey olmadığını ve nasıl olamayacağını ince ayrıntılarıyla aktarıyorlardı. Dünyadaki tüm batılı emperyal güçler yönünü Çin'in durmak bilmeyen yükselişine çevirmişken orada gelişen ayrı bir güç merkezinin kafasını küçükken ezmek için Pasifik'te kendilerine yeni üsler oluşturuyorlardı. Amerika, Avustralya ile dans edip buralarda tilki uykusuna yatacaktı. Böylece, Ortadoğu'nun alt seviyedeki hevesli güçlerine pehlivan güreşine katılma fırsatı doğuyor ve olup biten çatışmaların da bundan başka bir şey olmadığı ileri sürülüyordu. Her ülke kendi çıkarına olan neyse ona yönelmek ve ne yapması gerekiyorsa onu yapmak zorunda değil miydi? Haliyle farklı ittifaklar ve yeni düşmanlar oluşuyordu. Ülke de derhal iç sorunlarını çözüp koca bölgede yerini tekrar inşa etmeliydi. Devran bu devran, şimdi değilse ne zaman sesleri çınlayıp kayboluyordu gökte. Doğunun karını kürümek gerekiyordu, yoksa, çığın altında kalınabilirdi. İstanbul gibi dev bir şehir düştü mü yoksa. Ciddi miydi haberler? Herkesin kendi devranı, kendi katmanlı eş zamanı işte.
Haberlerde Rodos açıklarında 6.2 büyüklüğünde bir deprem olduğu bildirildi. Fethiyede korku yaratmıştı. Güney Ege'de kimi yer hissetmiş depremi, kimi yer hissetmemişti. Rodos'ta geçen yıl arda arda olan depremler, Muğla'nın her yerinde tedirginlik yaratmış, o günlerde bazı köylüler yüksek yerlere kaçmışlardı. Ne olur ne olmaz kim bilir, denizden kükremiş koca dalgalar gelir yutar bizi, korkusuyla. Şimdi ise kapkaranlık bulutların bir an önce yağışa dönmesinden başka bir şey düşünülmüyordu. Marmariste hastahaneler şiddetli baş ağrısından şikayet edenlerle dolup taşmıştı. Doktorlar artık yetişemez olmuşlar öbür hastalarla ilgilenemiyordular. Burada herkes kendini bulutlara kilitlemiş onları ne İstanbulda kurulacak yeni imparatorluk tartışmaları ne de yeni barış girişimleri ilgilendiriyordu. Bulutlar insanların kafasını patlatacak hale getirmiş, sinir krizine girenler, olup olmadık yere kavga çıkaranlar, ne olup bittiğine akıl erdiremiyorlardı. Fethiye'den cinayet haberi geldi. Bir adam karısıyla tartışmış sonra kavga, dayak derken adam çekmiş tüfeği vurmuş kadını. Sonrada tutmuş kendisini öldürmüş. Ambulans sirenleri yıkıyordu ortalığı.
Gece ve kara bulutlar adeta her yanı kırıp geçirmeye hazırlanıyordu. Kararmış gök yüzü çakacaktı şimşeklerini. Güney Ege binlerce yıldan beri böyle bir doğa olayına tanık olmamıştı. Korku, dehşet kol gezmeye başlamıştı her evde. Kapandı kapılar, söndü ışıklar.
Önce umulmadık bir gürültü koptu. Uyanık oturanlar ve yataklarında ani gürültüyle uyananlar artık yağmurun başlayacağını düşündüler. Bir gürültü daha koptu. Bu daha da güçlüydü. Ardından binalar güçlü bir sarsıntı ile sallandı. Ne olduğunu anlayan kimse yoktu. Hemen arkasından daha da güçlü bir sarsıntı oldu ve uyanık olanlar panikle hala uyuyan yakınlarını uyandırmak için koşuştular. Herkes kaçışmaya başlamıştı ki dehşetli bir sarsıntıya yakalandılar. Her evde bağrış çağrış ve çığlıklar kopuyordu. Sarsıntı durmak bilmiyor ve sanki evinizin yanından geçen binlerce taş yüklü kamyonlar gibi gürültü çıkarıyordu. Tüm Güney Ege İzmir'den Antalya'ya kadar sallanıyordu. Yetmezmiş gibi uçsuz bucaksız göğü kaplamış kapkaranlık ağır bulutlardan şimşekler çakmaya başladı. Her yandan vuran güçlü ışık huzmesi girmedik delik bırakmıyordu. Şimşekler bir dakikadan az bir süreyle tüm güney egeyi aydınlatmıştı gecenin ortasında. Sarsıntılar sabaha kadar sürdü.
Herkes korkunç bir yağmurun korkusuyla bekleşirken kimse bir deprem olacağını aklından bile geçirmemişti. Sarsıntılar durmuş, kara bulutlar dağılıp gitmişti. Bölgeye gönderilen helikopterlerle yapılan çekimlerde şaşırtıcı bir durum gözleniyordu. Hiç bir yerde bir yıkıntı görülmüyordu. Tüm binalar, evler, parklar dimdik ayakta duruyordu. Gönderilen kurtarma ekipleri de bölgede tek bir kişinin bile ölmemiş olmasına şaşıp kalmışlardı. İnsanlar hayatta kalmayı başarmıştı. Hepsi de sersemlemiş, kimi baygın kimi yarı baygın yıkılıp kalmıştı. Ekipler korkarak girdikleri binalardaki insanlara yardım etmeye başladılar. Tuhaf bir durum fark ettiler. Yardım ettikleri insanlar seslerini duymuyordu. El kol işareti yaptıklarında ise göremediklerini anladılar. Bodrumdan, Marmaris, Datça, Dalaman, Fethiyeden gelen haberler hep aynıydı. İzmir'den Antalya'ya kadar uzanan koca bir bölgede herkes kör ve sağır kalmıştı. Kapkaranlık ve sepsessiz bir dünyaya düşmüşlerdi.
Felaket ülkeyi sarstı. Marmara depreminden bu yana bu kadar sarsıcı bir olay yaşanmamıştı. Geçen yıl Van depremiyle yıkımın korkunç yüzü tekrar görünmüş, binlerce binlerce insan hayatını kaybetmişti ama dünkü sarsıntı çok çok daha büyük ve akıl almaz uzundu. Bu yüzden kimse bu felaketten de insanların sağ kurtulacağını beklemiyordu. Oysa herkes sağ kalmıştı. Bu kez de ölmeyip de herkesin kör ve sağır kalması hem şaşırtıyor hem de zihinleri allak bullak ediyordu. Yetkililerin hazırlıkları yıkımlar ve ölümler içindi ama körlük ve sağırlık için elbette hiç bir hazırlık yoktu. Bir gecede on iki milyon insanın kör ve sağır kalması ise tümüyle akıl almaz bir olay. Zaten tüm dünyada haber olmuştu bile. On iki milyon insanın kör ve sağır kalmasını henüz idrak edememiş farklı şehirlerde bir çok insan yakını ve tanıdıklarından telefon ederek haber almaya çabalıyordu. Telefonlar kilitlenmiş meşgul çalıyordu hüzünlü hüzünlü ama duyan yok. Yıkım insanların dünyalarındaydı.
Ötekinin sesini duyamadan, yüzünü göremeden yaşamak nasıl bir şey? Renklerin ve seslerin kayboluşu nasıl bir şey? Doğan güneş şu taraftan gelen sıcaklık mı? Tarlalarda portakal ağaçları büyülü bir koku salıyor. Gece ise soğuk. Ses yok. Sessizliğin ve karanlığın zindanına gömülmüş on iki milyon kişi. Bir sağa bir sola ama nafile. Göremeden, duyamadan ne yapabilir? Ötekini bulan elini sıkıca tutuyor ve bırakmak istemiyor. Çocuk, genç, yaşlı, kadın veya erkek on iki milyon insan. Birbirlerine sarılıp ağlaşıyorlar. Ötekinin halini henüz bilmiyorlar. Nereden bilecek, ses yok ışık yok. Bir damla gözyaşı, yüreği hafifletecek. Küçük bir gülücük yürekleri aydınlatacak...
Bir derdi, bir acıyı paylaşmaktan güzel ne olabilir ki onu hafifleten. Gitti işte dünyanın tüm renkleri, aydınlık yüzleri, kuş sesleri, çocuk çığlıkları, yağmur yağışı, sokak gösterileri tek tek kayboldular. İçine gömüldü on iki milyon insan ve hayat tümüyle durdu Güney Ege ve Akdenizin yakın kıyılarında. Artık tek çare kokuda, dokunmakta ve tatta.
İyi ki onlar kaybolmadı. Gök bizi tümüyle terk etmedi. Bir fırsat daha verdi diğeriyle ilişkiye geçebilmek için, şükürler olsun. Ya öteki de olmasa n'apardım, dedi yaşlı bir nine. Kim bilir ne için cezalandırdı bizi. Bunun olacağı belliydi. Kimse komşusunu umursamaz olmuştu. Herkes düşman olmuştu ötekine, kimse öbürünün acısını paylaşmaz olmuştu. Belli ki şimdi bize bu cezayı veren, duymamızı istedi. Duy dedi.
Herkes on iki milyon insanın başına gelen bu duruma yalnızca acıyabiliyordu. Yalnızca acıyorlar elleri ve kolları bağlı kendi hallerine. İstanbul depremi de bununla tetiklenir mi ki. Ah ah ah bizim de başımıza gelirse. Nereden çıktı şimdi bu, tam da gaza basmış alıp başını giderken ülke, nereden çıktı? Alt oldu üst oldu kimileri gaza basma fırsatı buldu kimilerinin olmadı. Her üste geçen kendi fırsatçılarını doyurdu, büyüttü. Yozgat'ın, Kırşehir'in veya Anadolu'nun diğer terk edilmiş köylerinde, yıkık kerpiç evlerle dolu köylerinde yaşamış insanları ve ülkenin diğer ötekileşen insanları hep alt oluş yaşamak zorunda kalanları ise sabır merdivenlerinde derviş oldular.
Afyondan bir haber geldi. Denizlideki yakınlarını bulan bir ailenin önce ağırdan görme kaybı yaşadıkları sonrada duyamaz oldukları bildirildi. Aynı haberler Konya'dan Eskişehir'den gelmeye başladı. Afetin asıl korkunç yüzü şimdi göründü. Körlük ve sağırlık bulaşıyordu. Körlük ve sağırlık ayırt etmiyordu. Yutuyordu herkesi. Ne meşe ağaçları kaplı manzaraları dinledi, ne yıldızları, ne de ayı. Güneş çekilip gidiyor insanların hayatından, dünyanın tüm sesleri yitip gidiyordu. Yerin yedi kat altına. Ülke yerin yedi kat altına gömülüp gidiyordu.
Ortanca Oğul dedi: Bir daha güneşi görmeyecekler mi?
Büyülü Büyük Kız dedi: Seyyahın ayakları dengeli ve eşit adımlar atmaz. Uyumun peşinden de koşmaz. Gök kendisini kimseye borçlu görmez. Onun cömertlik kapısında bekçisi de yoktur. Güneş parıltılı atını sürüyor hala. Görmüyorlarsa kendilerinden. Kuşlar hala ötüşerek kanat çırpıyorlar, duymuyorlarsa onlardan.

A. Devrim Karaca
Kaxumabuk 
28 Ocak 2013


12 Aralık 2012 Çarşamba

Seyyahın Ayakları-Beş rengin kısa öyküsü ( I, II )

Seyyahın Ayakları - beş rengin kısa öyküsü (I, II)                                      

(kulaklarımın duydukları ve gözlerimin gördükleri var hangisini  dinlemek istersin - Binbir Gece, Şehrazat)

- I -

Attı çubukları sonra çevirdi kitabın sayfalarını. İnsanlık kadar eski kitapta aradığı şekli buldu. "K'an" üzerinde "Sun" çıktı. Su üzerindeki Rüzgar veya ortanca Oğlanın üzerindeki büyük Kız. Şekil ve simge bir durumdan diğerine evrilme başlamış ve akıyor halde çıkmıştı. Yüzü güldü, seyyahın. "Dağılma" demek, bu imge. Zorlu bir yolculuk çamurlu olacak ta beş rengin kısa öyküsüne dek. Hemen yeni aydan sonra.

Yüce Temmuz'u temsilen Başerkek ve ulu İnanna'yı temsilen de kadınlar tapınağının Başkadını yakında birleşecek. Bu birleşmenin ardından canlılar doğurmaya başlayacak yeniden. Her ana, kendi kitabını doğuracak. Üzerinde yazılar görünmese de emzirdikçe belirginleşmeye ve şekil almaya başlayacak ona dair her şey. Ağır ağır bu kitabın sayfalarında belircek her şey tek tek. Ana okuyacak çocuğunu yudum yudum. Doğanın sırlarını, nazikçe emzirirken memelerinden kitabı, bir bir açacak.

İlkbahar, yaza yüz tutmuş, uyumlu, güzel kokulu, büyülü sesli büyük Kız kalçalarını oynatarak yürüyen. Büyülü ilkbahar kızının titreyen sesi süzülerek dağılmaya başladı her yanı saran yemyeşil yaban otlarının saçlarını tarayarak.

Katmanlı eş zamanlılık odun ateşi gibi çıtırdayarak yanıp uçuşuyor havada. Okuyanıyla yazı arasındaki bağ; çocukla onu emziren anası arasındaki gibidir. Çocuk kitaptır. Kitap, okuyanın tüm his ve hayallerini emer. Okuyan, boşalır ve dolar durmaksızın ve yeni düşlerin peşi ardına gider. Çocuğuyla dünyayı yeniden keşfe çıkan ana, okumayı öğrenir göğü ve yeri ve akan kendi yaşamını tekrar tekrar. Okumayı öğrenir. Çocuğu, boşalttıkça tüm his ve hayallerini, koyar yerine tümüyle bambaşka yenilerini. Ana kim, çocuk kim? Doğan mı öğretiyor doğuran mı? Bilge olan hangisi? Katmanlı eş zamanlılık odun ateşi gibi çıtırdayarak yanıp uçuşuyor havada. Anne çocuk, çocuk anne yan yana. Anne kendini emziriyor.

Tehlikeli ve dipsiz deniz suyu üzerinde ilerlemek ürkütücü, kaygı verici ve zor. Oyuncu, kurnaz ve çıkarsız. Bazen kederli, ruhu çökgün ve üzgün bazen dingin ve huzurlu. Zeki ve amaçsız. Kafası karışık, biçimsiz. İşte bu ortanca Oğlan. Her tarafını karın örttüğü bir kış gecesi gibi gizli saklı. Ayışığında denize kulağını vermiş, yumuşak huylu, güzel kokulu, kalçasını oynatan büyük Kız onunla birleşip uzaklaşacak. Deniz aşılmalı. 13 aralık günü yeni ayın ilk günü gece yarısı saat birbuçukta yola çıkacak. Ondan, altı gün sekiz saat sonra da buluşacaklar.

Ay ilk çeyreğinde henüz, beyaz hilali kalın bir kaşa döndü şimdi. Denizin gümüş renginde büyülü büyük Kız, salınarak o ada senin bu ada benim dolanırken ürkütür derin hayallere dalmış amaçsız ortanca Oğlanı.

Hayaller... 
Hamamın sıcak ve buğulu mor ışıklı havasını içine çekip, teni kaplayan nane kokulu yeşil suyun içine koyuvermiş kendini ve nilüfer yapraklarına konmuş altın kelebekler gibi hayaller. Hayaller toprak altı kokusu gibi nemli. Toprağı bile eriten kor kırmızı alevler kurutup kanını, kesince soluğunu, cana can katan bir dem dolacak yüreğinden içeri. Ölüşü anlatacak bir nefeslik ölüşü. Halden hale demlenmeyi. Karmaşa, acı, ızdırap, bunaltı, yıkım ve ölüşü bir anda. Zeki ama amaçsız ortanca Oğlanın hayalleri. Hali hal değil artık. Her şey batıyor dibine doğru. Yanıyor, içi yanıyor, dalıp dalıp hayallerinin en derinine ve uçup gidiyor. Kimdir beni hayallerimden ayıran?

Seyyahın Ayakları - beş rengin kısa öyküsü (I, II)
Gelecek, şimdi ve geçmiş birbiryle örümcek ağı gibi bağlı ve katman katman. Katmanlı eş zamanlılık nasıl bir şey? Hem kendi çevresinde dönerek hem de başka bir varlığın çevresinde dönerek. Hep birlikte daha da başka bir varlığın etrafında dönerek yol alıyor gökteki her şey. Etrafında döne döne yol alınan bu varlıklar öylesine devasaymış ki gözümüzün görebildiği aklımızın algılayabildiği seviyeden bakınca dümdüz bir yoldan başka bir şey yok. Yürüdükçe ilerlenen dümdüz bir hat. Şu an dikildiğim yerden bakınca arkası geride kalan geçmiş, önü önümüzde duran gelecekten ibaret bir hat. Halbuki gücümüz olsaydı ve iç içe dizilmiş portakallar gibi algılayabilseydik yüce evreni bam başka olduğunu o zaman algılardık; ne ön var ne de arka dikildiğimiz yerden başka. Ne geçmiş var ne de gelecek şu andan başka. Çember üzerinde neresi ön, neresi arka kestirilemediği gibi yaşamın da neresi gelecek, neresi geçmiş belirsiz. Hem geleceğe hem de geçmişe yürüyoruz cebimizdeki şimdiyle kat kat. Biliniz, değişim ve dönüşümden başka ne var şu alemde.

Kız ve Oğlan, büyü ve düş, tayfun ve girdap buluşacaklarmış beş rengin kısa öyküsünde 13 aralıkta ilk ayın görünmesiyle. İkisi de aynı yerde dikilirse olacak bu. Biri geçmiş bir gelecek. Biri giden, diğeri gelen. Aynı noktada buluşurlarsa.

devam ediyor,  11.12.2012 

- II -


Seyyah, elinde 5 bin yıl önce yazılmış, kainatın sırlarından faydalanabilmeyi anlatan en sevdiği kadim bir kitabı tutuyor. Anlatırlar ki, "Değişimlerin Kitabı" diye bilinen bu kitap aynı zamanda en eski yazılı felsefi metinmiş. Alimler çok kullanmış ve çok alim yetişmiş bu kitaptan. Lao Tzu pek bilinmez, ama, Konfuçyüs bilinir, onların el kitabı olmuş. Günümüzün tüm ileri bilim insanlarına göstermişler ama ne fayda ki onlar da nasıl işe yaradığına akıl sır erdirememişler. Bu yüzden bir tür falcılık kitabı sanılmış. Analitik Psikolojinin kurucusu Gustav Jung, bunun işe yaradığını batı dünyasına ilk anlatan kişi olmuş. Ama o da batı bilimin sınırları içinde çalışma ilkesini tam çözememiş. Hal bu ki bakmayı bilenler içinse bir nimet imiş bu kitap. El nasıl bakar kime ne, doğuda işler hep farklı yürümez mi zaten?

ulaşmak için
Kimi, uzun bir birliktelikte sevgilisiyle uyumlu olup olmayacağını anlamak için faydalanırken, kimi, gireceği yeni işin ne tür gelişmelere gebe olduğu fikrini edinmek için yada kimi devlet başkanları, ordu komutanları önlerinde duran savaş tehlikesini göze alıp almaması durumunda ülke nasıl etkilenebilir sorularına yanıt ararken, kainatın bu kadim fısıltısından yararlanıyor. Seyyah'ın derdi bunları bilmek değil hatta merak bile etmiyor ne geçmişi ne de geleceği... Kız ve oğlan buluşmalı.

Bu gece 12 aralık, 13 aralığa kavuşurken gece yarısı bir buçukta büyülü büyük kız ve uyumsuz çömez ortanca oğlanın birbirine kavuşma yolculuğu başlayacak.

Büyülü büyük kız çok sevgili değiştirdi bugüne kadar. İlk ergenliğe girdiğinde neşe ve mutluluk saçan biriyken yaşam yolculuğuna hazırdı. Biraz daha büyüdüğünde tutkuları artık saklı tutulamayacak hale gelmiş, ateş gibi sarıyordu vücudunu, hatta, yanı başındaki herkesi. Işık saçıyordu her yana, görmemek mümkün değildi. Şimdi, bir ilkbahar meltemi gibi yumuşak mizacı ve ılık gül kokulu nazik kişiliğiyle daha olgun. Ancak, tehlike altındayken duygularının etkisine çabuk kapılır. Korkuları uyanırsa eğer buz kesilip dokunduğu, hatta, yel gibi girdiği her şeyi yok eder. Ucu zehirli bir ok gibi yüreğe saplanır asla çıkmaz. Artık onu durdurmak imkansızlaşır. Böyle olunca büyük kız, kimse yanında olmak istemezdi.

Ay, şimdi kapkaranlık. Kurnaz ortanca oğlanı bulmak zor. O bir çömez, ne yapacağını bilmeyen ve her an fikrini ve durumunu değiştirebilen aslında yardıma muhtaç biri, ne düşündüğünü anlamak zor bu yüzden de hala tehlikeli güvenilmez bir ergen. Kıyıyı dövüp duran kabarmış dalgalar gibi bir hali vardır. Öyle bir gücü var ki darmadağın ve toparlaması çok zor. Zeki ortanca oğlan kadim kitaplarda domuz olarak anılırdı. Domuz, tanrıları öldürmesiyle bilinir ve pek hoşnut bakılmazdı. Kurnaz ortanca oğlanı tehlikeli ve korkunç, istenmeyen biri olmaktan kurtaracak tek kişi büyülü büyük kızdan başkası değildir, şimdi.

Ay, şimdi kapkaranlık...
12.12.2012 

gece yarısı ayın ilk günü


Büyük kız kumsala doğru yürüdü. Gökte yıldızlardan başka parlayan, ışıldayan, göz kırpan hiç bir şey yoktu. Yaklaştı kıyıya. Deniz suyu kıyıyı dövüyordu. Nazik edasıyla -Senin için buradayım, dedi. -Seninle olmak için erkenden geldim. Birazdan, ay ipince hilal şeklinde bir kılıç gibi belli belirsiz ışıldayacak ve yeni bir gün doğacak. Üstümüzü örten karanlık biraz daha kaybolacak. Şu ormana bak. Kim bilir içinde neler var neler. Sukunetini dağıtacak ve şarkılar söyleyecek...
-Senin için buradayım.

-Kim gönderdi seni, kim söyledi sana ihtiyacım olduğunu. Beni hayallerimden, düşlerimden ve sarhoşluğumdan alıkoymak mı istiyorsun? Beni halime bırak ve git buradan. Ne sana ne de ay ışığına kaldım ben...
-Kim gönderdi seni buraya, kimsin sen?

-Ben büyülü büyük kızım. Beni buraya kimse göndermedi ey hayallerinin sarhoşluğundan çıkmaya korkan ortanca oğlan. Sen ve ben şu gök ve şu yer gibi kendiliğinden buradayız. Yolun ırmağı bizi buraya taşıdı. Senin için buradayım. Evet, seni dipsiz hayallerinden çıkarmak ve aklını başından almak için buradayım. Seninle birlikte olmak için, ortanca kurnaz oğlan.
-Nereden biliyorsun beni, nasıl tanıyorsun beni? Yoksa, ben mi unuttum seni?
-Ortanca zeki oğlan, dinle beni! Aydınlığın ve değişimin tüm kudretinin kendinde toplandığı Gök ile en ulu kabul edici ve her şeyin doğuranı Yer'in en büyük kızıyım. Senden önce öfkeli ve şaşırtıcı büyük oğlanla birlikte oldum. Tüm kudretin kendinde toplandığı Gök'ün bulutları ve şimşekleri arasından gürleyen ve haykıran ondan başkası değildir. Birlikte olduğumuzda her şey çiçeklenir. Bu yüzden saldıkları hoşnut eden o kokunun her yanı sarması için de bundan daha iyi fırsat olamazdı. Her ne, ne kadar zor ve tehlikeli olsa bile, biz birleştiğimizde olur hale geliyordu. Güce güç katıyorduk. Yine, senden önce sakin ve dingin en küçük oğlanla da birlikte oldum. Tüm gücü ulu doğuran Yer'in denetiminde olan ve yerini değiştirmeyen hem de çok yüksek olan küçük oğlan bana uymaktan başka bir şey yapamazdı. Ama birlikte düzenli olarak birbirimize ilgi göstermeyi ve sevgi vermeyi öğrendik. Böylece hallerden hallere geçerken zevk almayı öğrendik.

-Şimdi de benimle olmak için geldin öyle mi? Eğer, ben istemezsem ne olacak?
-Buna, sen ve ben karar veremeyiz. Sen yalnızca benim burada olduğumu bil ve anımsa yeter. Bunu unutma.

-Ey büyülü büyük kız, senden başka kızı yok muydu Gök ve Yer'in?
-Olmaz olur mu hiç. Senden önce neşe ve mutluluk saçan en küçük kız ile de birlikte oldum. Her an, her türlü yolculuğa hazır, cana yakın ve cana dokunan, kalpten ilişki kurulabilecek kişi ondan başkası olamazdı. Bazı hayvanların zekası diğerlerine göre azdır, onları etkilemekte bu yüzden zordur. Onları ikna etmek ve bağ kurmak için samimi ve ön yargısız bir gönüle sahip olmak gerekir. Ne var ki bu tür bağın gücüne aldanmamak gerek. Düşmanla da bu tür bağ kurabilirsin. Bu bağı sana bolluk getireceğini düşünerek kurmamalısın. Neşeli ve mutluluk saçan en küçük kız ile birleşince gerçek sabır ve hakkaniyeti ve gönülden, kalpten dinginlikle öbürünün olabilmeyi öğrendik. Böylece en tehlikeli yolları bile göze alabilen bir ilişki yarattık. Ayrıca, senden önce zevk ve tutkuları uyanmaya başlamış ateşli ortanca kız ile de birlikte oldum. İçini dolduran şehvet, etrafını saran memnuniyet parıltısıyla, bize sadakat ve sarılmanın tadını sunacak olan, ondan başkası değildir. Onunla birlikteyken her yanı aidiyet huzuru sarar. Sonra, aidiyetin kuralları ve rolleri ortaya çıktı. Herkes ne yapacağını bilirse huzur bozulmaz. Onunlayken, bu sınırların ne olabileceğini öğrendik. Uyumun, dışarıyla bağımızda bizi nasıl güçlü kıldığını ve birleşmemizde zevkin, şehvetin, arzunun bizi bırakıp gitmediğini gördük.
 
13.12.2012 Devamı
Seyyahın Ayakları- RENKLER VE SESLERİN KAYBOLUŞU
 

28 Eylül 2012 Cuma

Can üstünde can taşıyan bir can

Elindeki tokmakla inceden inceye oyuyordu yeni bir heykel için, murcun keskin ucuyla betonu. Bir yandan da hayal ediyordu elindeki tasarıma bağlı kalarak, nasıl yol alacağını. Nasıl bir ifadeyle buluşturup, yansıtacağını ve ona güzelliği, estetiği, çarpıcılığı hangi ruhla katacağını. Her şey başından sonuna kadar kafasında iyice oturmuştu.

Heykel tasarıma göre; bozkırda, yine yola düşmüş baba ve oğul aşıklar, bir eşek ve sazlarından ibaret olacaktı. Çocuk yerde, baba elindeki sazla eşeğin üzerinde canlandırılacaktı. Böylece gayet hoş olacak, yaptıranlar da gönül borçlarını ödeyeceklerdi. Tasarım hemen oğul üstada da gösterildi.


Kırşehir- Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Ertaş 
anısına yapılan anıt / yapan: Prof. Tankut Öktem
Üstad görür görmez irkildi ve derhal uzattı elindeki çizimli kağıdı, yaptırana. "Olmaz gözünün yağını yediğim olmaz" dedi. "Bu yakışık olmaz. Canın üstüne başka bir can olmaz. O, eşek dahi olsa can taşıyor. Yıllarca onun üstünde duracak babam. Yakışmaz. İndirin babamı, yan yana üç ayrı can olarak yapılsın, kabul etmem öbür türlü."

Heykeltıraş üstadın isteğiyle gelen bu yeni değişikliği öğrenince bozulmuştu biraz.

Demek ki heykeltıraş bu heykeli; dünyanın en güzel, en çarpıcı, en estetik heykeli olarak çıkarmış olsaydı bile, Üstad Neşet Ertaş için yine de çirkin olacaktı. Çünkü ona göre, can üzerinde can olamazdı. Can üzerine başka bir can çıkamazdı. Bir can, başka bir canı tepesinde taşımamalıydı.

Şimdi anlıyoruz ki yalan dünya ile gerçek dünya arasındaki fark işte böyle oluşuyormuş. Üstadın gönlünü huzursuz ediyordu bu yüzden. Biz öylesine alışmışız ki; belki, ham gönlümüz sezmeyecekti bile yalan dünya ve yalın dünya arasında hem de apaçık duran bu ince farkı. Can üstünde can olamaz, farkı. Aşık Abdal Neşet Ertaş gönlümüzdür. Saygıyla.

Üç can da ayrı birey olarak gösterilmiş anıtın son hali yıllardır Kırşehir'i daha da zenginleştirerek.

Not: Bahsi geçen heykeltıraşımız Prof. Tankut Öktem bir çok önemli heykele imzasını atmış önemli yontu ustalarımızdandır ve 2007 yılında trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. bkz.: tankutoktem.com

A. Devrim Karaca
Kaxumabuk

9 Eylül 2012 Pazar

Sen de aşkını al gel kayıkçı

Ege'nin iki yanı "kayıkçı"
Anadolu'da buluşan akımlar Karadeniz'den, arada Kafkas deresinden, Asya'dan, arada Pers deresinden, Akdeniz'den, arada Girit deresinden, Ege'den, arada Balkan deresinden ve yine Karadeniz'den dönerek yukarı girdap çizer. Mevsim mevsim Anadolu'nun kıyılarından göbeğine doğru süzülerek biriken akıntılar, orada kaybolurlar. Derler ki, var olma göbeğidir burası. Yeşil melezleşme diyarı.

Buharlaşıp kurumaya yüz tutsa da ey hızır bulut olup yağıyor geri. Camgöbeği denizler ülkesi.

Yine bu toprağın göbeğinde bir söğüt ağacının altında ikindi yelinde çayıra uzanan bir ozan fısıldıyor; Koparın bütün bağları, ayrılık ki varlığı var yapan, kopun ki olun. "Aşk" bağlarınızı koparmaya çağırıyor. Sarı başak harmanı.

Anadolu'nun kıyılarından koşarak göbeğine toz olmaya gelenlerin bildiği bir sır var, bir iksir. Burası yanıp tutuşma, toz duman, buhar olma yeri. Yer ve gökten olma zerrelerin zerresiyiz. Kopar ki var olasın. Toplan yavaş yavaş, sen de aşkını al gel kayıkçı. Al gülistan.

Aşkın Karaca
Eylül 2012 Nanogemi